18. Yüzyılda Osmanlı Ne Durumdaydı?
18. Yüzyılda Osmanlı Ne Durumdaydı?
Eldeki veriler Osmanlı'nın nüfusu hakkında pek de güvenilir olmasa da tahmini olarak 25 milyon olduğunu söyleyebiliriz. Böylesine geniş bir alanda hüküm süren bir imparatorluk için (yaklaşık olarak 3 milyon kilometre kare) küçük bir sayı olduğunu düşünebilirsiniz. Evet haklısınız da zaten. Osmanlı'nın Avrupa ve Batı'dan geri kalmasında en büyük sebeplerden biri de buydu aslına bakarsanız. Burdaki kıstasımız da nüfus değil tabii ki, nüfusun ne kadar üretken olabildiği, ne kadar üretim faaliyetlerinin içerisinde bulunabildiği. Tahmini olarak nüfusun sadece %15'i 10 binden daha fazla nüfusa sahip kentlerde yaşıyorken %85'i kırsalda yaşıyor. En yoğun nüfusa sahip bölgeleri ise çoğunlukla Balkanlar oluşturuyor. İmparatorluk, 17. ve 18. yy.da nüfusen kayba uğrasa da yine bu kaybın da ne kadar olduğu kesin olarak bilinmiyor. Klasik Malthus teoremine göre nüfusu engellemiş olan savaş açlık ve hastalıkların ürünüydü. Savaşlar ve özellikle merkezi denetim ve kamu düzenini muhafaza eksikliklerinin sonucu olan küçük çaplı iç çatışmalar, tarımsal üretim sürecinde ve iletişimde kesintilere yol açıyordu. Bunun ardından ortaya çıkan kıtlık, gıda yetersizliği nedeniyle zayıf düşmüş halkı salgın hastalıklara maruz bırakıyordu. Güvenliğin olmaması kırsal kesimdeki halkın giderek düşük rakımlı ovalardan tepelere ya da dağlara çekilmesine sebep oluyordu. Bu da zamanla eskiden etkili olan birçok yeri sıtmanın kol gezdiği bataklıklara dönüştürmüştü.
İmparatorluğun Asya eyaletlerinde nüfusun büyük çoğunluğu Müslümandı (Türkler, Araplar, Kürtler), ayrıca çok sayıda Hristiyan ve Musevi azınlık vardı. Balkanlar'da ise çoğunluk Hristiyandı (Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar, Ulahlar) burada ise, pek çok Müslüman azınlık topluluğu vardı (Boşnaklar, Arnavutlar, Türkler ve Pomaklar, yani Müslüman Bulgarlar). Nüfus içerisindeki bu dinsel bölünmeler önemliydi, çünkü imparatorluk dinsel hukuk esasına dayalı bir İslam İmparatorluğuydu günün sonunda. Osmanlı'nın din ve devlet arasında hiçbir fark gözetmediği fikri eskiye dayalı bir fikir aslına bakarsak. Modern tarihçilerin büyük çoğunluğu bu fikre katılmıyor. Yeni ve benim de katıldığım fikir, Osmanlıların din ve siyaseti uygulamada belirli alanlara ayırdıkları yönünde. Şeriat kuramsal olarak, en yüksek seviyede hüküm sürmesine rağmen 18. yy.a gelindiğinde belirli alanlara hapsolmuş ya da daha doğru tabirle sıkışmış durumda. Bunlar: Aile hukuku, sözleşme hukuku, ve mülkiyet hukuku gibi alanlar. Modern Osmanlı tarihçilerine göre sultan, örf ya da kanun denilen buyruklarla, bunların İslam hukukuna ters düşmediği ortaya konduğu müddetçe yönetme hakkına sahip.
Başat bir İslam toplumu içerisinde gayrimüslim azınlıkların varlığı da pek tabii sorunlara yol açıyordu. Hristiyan ve Musevi toplulukları zimmi statüsünde topluma dahil edilmişlerdi. Özel bir vergi ödemeleri karşılığında devletin içinde dinlerini değiştirmeye zorlanmaksızın, ikinci sınıf tebaa olarak yaşamlarını sürdürmelerine izin vardı. Zımmi cemaatler kendi işlerinin yönetiminde belli ölçüde özerkliğe sahip oluyor ve devlet temsilcileriyle olan işlerinde dini önderleri tarafından temsil ediliyorlardı. "Millet sistemi" olarak adlandırılan bu sistemin niteliği Osmanlı hanedanına ait devlet temsilcilerinin kayıt yazım şekillerinden kaynaklanan bir yanlış anlaşılma üzerine farklı da yorumlanabilmekte. Genel olarak hanedana mensup temsilcilerin, hanedan kayıtları işlerin gerçekte nasıl yürüdüğüne dair değil de nasıl yürümesi gerektiğine ait de olabiliyor. Bunun bir örneğini verecek olursak millet sisteminin sanıldığı gibi İstanbul'da Rum patriği tarafından yönetilen özerk "ülke çapında" topluluklardan değil, devletin yerel temsilcileri karşısında belli ölçüde özerkliğe sahip yerel cemaatlerden oluştuğu örneği gibi.
Osmanlı yekpare bir Müslüman çoğunluğa sahip değildi. Büyük bir kısmı, İslamiyet'in Sünni mezhebine mensuptu ve Osmanlı, resmi ideolojisine göre Sünni İslam'ın dünyadaki koruyucusuydu. Osmanlı Devleti yine resmi olarak, aykırı Müslümanlara karşı, Hristiyanlara olduğu şeklinden çok daha fazla sert bir biçimde mücadele ediyordu. Çünkü şeriat diğer "Kitaplı Halkların" varlığını kabul etse de, İslam resmi olarak tek ve bölünemezdi. Uygulamada Şii azınlıklar Balkanlar, Anadolu, Suriye ve Mezopotamya'da yaşıyor, Osmanlı hükümetlerinden müsamaha görüyorlardı.
Osmanlı ideolojisine göre İmparatorluktaki toplum, vergi ödemeyen, silah taşıma hakkına sahip olan yönetici seçkinler ile bunun tam tersi durumdaki halk kitlesi arasındaki bir ayrım etrafında biçimlenmişti. Yönetici seçkinler ise 2 kategoriden oluşuyordu: Sultan'ın iktidarının temsilcileri ve ahlaki düzenin bekçileri. Yönetici seçkinler, Sultan'ın bütün hizmetkarlarından oluşmaktaydı: Ordu, kalem çalışanları ve saray halkı. Bu sınıfa ahlaki düzenin devamından ve resmi eğitim, adli işlerle de sorumlu "ulema" sınıfı da mensuptu. Yönetim sistemi 1800'lerde halen irsi olarak nitelendirilebilir durumdaydı. Sistem, Sultan'ın kendi hanehalkının bir uzantısıydı. İmparatorlukta pazarların kurulu olduğu kasabalılar ile yazının en başında vurgusunu yatığımız tek bir kişinin okuma yazma bilmediği imparatorluğun %85'ini oluşturan kırsal kesim arasında son derece uçurum vardı. Seçkinler sınıfı ile halk arasındaki tek bağ ise imparatorluğun her tarafında sıkı bir ağ kurmuş Mevlevi, Nakşibendi, Rifai, Bektaşi, gibi tarikatlardı. Bu tarikatların üyeleri toplumun farklı katmanlarından geliyordu ve şeyhlerin yönetici çevrelerinde bile büyük bir nüfuz sahibiydiler. Askeri elite mensup olmamalarına rağmen bu sınıfa çok önemli hizmetlerde bulunan, kentlerdeki zengin tüccar ve sarraflar taşradaki en aşağı mertebedeki kadıyı, İstanbul'daki en yüksek mertebedeki din görevlileriyle birleştiren ulema sınıfı, halk ile yönetici seçkinler arasındaki bağı oluşturmaktaydı. Ulema içerisinde de en önemlilerden birileri müftülerdi. Müftüler istek ve ücret karşılığında fetva veriyorlardı. Bunlar hüküm yerine geçmese de yine de büyük saygınlıkları vardı. Müftülerin en önemlisi ise Şeyhülislamdı. Şeyhülislam'dan düzenli olarak devletin icraatlerinin meşrulaştırılması isteniyordu. Saraya ya da Sadrazama karşılık bir isyan olduğunda, isyancılar daima eylemlerine göz yuman bir fetvayı temin etme yoluna giderlerdi. Seçkin kitle ile halk arasındaki bağları Müslümanlarda bu gibi sınıflar oluştururken Hristiyanlarda ise kiliseler aynı görevi görüyordu.
Resmi ideolojiye göre, hükümdarın ve hizmetindekilerin görevi, İslam cemaatini dış dünyaya karşı savunmak ve İslam toplumu içerisindeki adaleti sürdürmekti. Osmanlı devlet adamlarının gözünde adalet, her şeyden önce istikrar ve ahengi temsil ediyordu. İstikrarın üzerinde durulması, muhafazakar bir siyasi görüşü de beraberinde getiriyordu. Bu görüş içerisinde toplumsal düzendeki herhangi bir değişiklik, olumsuzluk olarak algılanıyordu. Osmanlı yazarları yine herhangi bir dinsel itirazı da "fitne" olarak nitelendiriyordu. 17. ve 18. yüzyıllarda, bilhassa İslam alimleri, kimi zaman bilginin yayılmasını engelleyecek tarzda bir tutum geliştirmişlerdi. Burada bir diğer hata ise, din görevlilerinin atamalarının bilgiye göre değil akraba kayırmacılığına yönelik olmasıydı.
Osmanlı İmparatorluğu, modern ulus devletlerinin yönetim mekanizmalarıyla karşılaştırıldığında 18. yüzyılda çok farklı konumdaydı. Osmanlı'nın yönetim mekanizması aslında çok küçüktü. İstanbul'daki merkezi yönetim örgütlenmesi 1000 ila 1500 arasında memur istihdam etmekteydi. Bu dönemde ulusal hasılanın, merkezi yönetime vergi şeklinde giden kısmı tahmini olarak %3 civarlarındaydı. Çünkü devletin yıllık gelirinin çok büyük bir miktarını aracılar aşırıyordu. Ortalama her yıl vergi olarak toplanan 20 milyon pound sterlinden devletin eline geçen 2 ila 4 milyondu. Bu ortalama hesaplamaya göre, Osmanlı Fransa devlet hazinesinin onda biri kadarını kazanıyordu. Bunun açıklaması adem-i merkeziyetçi yönetim şekline sahip olunması ve vergi gelirinin büyük bir kısmının eyalet yönetim masraflarını karşılamada kullanılmasıydı. Devlet tarafından icra edilen ve ondan da beklenen görevler, modern kıstaslara göre oldukça düşük seviyedeydi. Devlet, ülkenin kamu düzenini korumaya çalışır, pazarları denetler, madeni para basar, büyük kentlerin gıda ihtiyacını tedarik ederdi. Bugün bir devletten beklenen eğitim, sağlık, sosyal yardım, barındırma türünden şeyler, Osmanlı devlet yöneticilerini ve yönetimini pek ilgilendirmiyordu. Osmanlı aynı zamanda yurttaşlarıyla doğrudan meşgul olmuyor, çoğunlukla cemaat temsilcileriyle, mahalle imamlarıyla, loca temsilcileriyle, yabancı konsoloslarla veya şeyhlerle ilgileniyordu. Bu durumun böyle olması tabii ki imparatorluğun çok büyük olmasının yanı sıra bireylerin cemaatlerle veya benzeri topluluklarla çok fazla içli dışlı olmasından da kaynaklıydı. Osmanlı'yı diğer ulus devletlerden ayıran bir diğer özelliği ise aslına bakarsak yasa önünde tam bir eşitlik de yoktu. Yasa önünde eşitlik modern ulus devletlerde bir ülkü olsa da Osmanlı'da ülkü dahi sayılmıyordu. Kentlerde oturanlara kırsaldakilerden farklı, Hristiyanlara Musevi ve Müslümanlara göre farklı, kadınlara ise erkeklere göre farklı muamele edilirdi. Kentliler, loncalar, aşiretler, ya da bireyler bu yerleşik düzeni de zaten inatla muhafaza etmeye çalışırlardı..
Osmanlı 17. yüzyılda Fransa'nın, Avusturya'nın, Prusya'nın aydın otokratlarının 18. yüzyılda yürürlüğe koyduğu merkezileşmeyi yaşamamıştı. Bu da Osmanlı'nın rakiplerine nazaran zayıf kalmasına sebebiyet vermişti. Bu zayıflık kendini o zamanlar en çok savaş alanlarında gösteriyordu. Osmanlı'nın askeri kudretini oluşturan 14. yüzyıldan itibaren ulufeli yeniçeri piyade sınıfı ile yarı feodal sipahi atlı sınıfı değerlerini uzun zaman önce kaybetmişti. 18. yüzyılda hem başkentte hem büyük eyaletlerde görevli olan yeniçeriler, sayıca büyük ve pahalı olmasına nazaran askeri olarak oldukça zayıftı. Hükümeti ve halkı yıldıracak kadar güçlü olmasına rağmen imparatorluğu savunamayacak kadar güçsüzdü. Avrupa ordularıyla kıyaslandığında teknolojik ve taktik olarak pekala dayanıksızdı. Pek çoğu hisseli dükkan sahipliği ya da haraca kesme yoluyla pazara karışmışlardı. Yeniçerilerin sayısı, fiili olarak görev yapan askerlerin sayısını kat kat aşmış ve bazı yerlerde bir çeşit gayri resmi paraya dönüşmüştü. Sipahiler ise ücretlerini tımar bağışlarından dolaylı yoldan alıyor, 18. yüzyıla gelindiğinde enflasyon sebebiyetiyle topraklarını terk eder hale geliyorlardı. Gelirleri olmasına rağmen ayrıca çıkılan savaşların maliyetinin artması da onlara pek bir kazanç sağlamıyordu. Askeri zayıflığa daima bir mali bunalım eşlik ediyor, bir zamanlar için imparatorluğun en büyük gelir kaynağı olan savaşlar, zarara yol açan bir zanaata dönüşmüştü. Teknolojik yenilikler Avrupa ordularının büyüklüğündeki artışla birleşerek savaşları daha da pahalılaştırıyordu. Savaşlar artık devlete ganimet, haraç ve vergi gelirlerinde artış sağlamadığı için, devlet de mevcut halkın üzerindeki vergi tazyikini artırmak durumunda kalıyordu. Ticaret büyük ölçüde yereldi. Köyden pazara ya da komşu bölgeler arasında olurdu. Uzak mesafeli kara ticareti, nakliye bedeli her yüz kilometrede ikiye katlandığından pahalı ve nispeten hafif mallar ile sınırlıydı. Ağır ve hacmi büyük mallar ise daha çok deniz taşımacılığı yoluyla taşınıyordu. Uluslararası ticaret toplam ticaret hacminin küçük bir kısmını oluşturuyordu. Müslüman tüccar ve deniz nakliyatçıları, Kızıl Deniz, Basra Körfezi ve Karadeniz ticaretinde önemli bir rol oynamaktaydılar. Ancak Akdeniz'deki uzun mesafeli ticaret, Avrupalı ulusların elindeydi; Fransız ticaret filosu, 17. yüzyılda sırasıyla Hollandalılara ve İngilizlere kaptırmış olduğu üstünlüğü, 18. yüzyılda bu iki devleti arkasında bırakarak yeniden kurmaktaydı.
Artık yazının içeriğinin de son noktaları olan 1800'lere geliyoruz, Osmanlı İmparatorluğu'nun uluslararası siyasetteki durumu iki yüzyıldır gittikçe zayıflamış durumdaydı. 16. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa devletleri, özellikle de Batı Avrupa'da yeni ortaya çıkmaya başlayan ulus devletler, Osmanlı'yı ekonomik, teknolojik ve askeri bakımdan geçmişlerdi. Üretilen yeni teknolojiler, Doğu Avrupa'nın Hristiyan imparatorluklarına, Osmanlı topraklarına olduğundan daha hızlı transfer ediliyordu. Bu durum Osmanlı'nın savaş gücünün düşmesinden kaynaklanıyordu. 17. ve 18. yüzyılda esas düşman Habsburglar iken 18. yüzyılın ortalarında Rusya haline gelmişti. Rusya sürekli olarak Karadeniz'in kuzey kıyılarına hakim olmaya çalışmış ve bu yüzden de Osmanlılarla çatışmıştı. Osmanlılar bu bölgeye stratejik olarak çok önem veriyordu. Bu mesele yüzünden 1768-1774 yıllarında yapılan savaş Osmanlıların yenilgisi ve Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası olan barış antlaşmasıyla sonuçlanmıştı. Küçük Kaynarca Antlaşması Kırım'ın bağımsızlığını tanımış, Rusya'ya emin bir tutunma noktası sağlamıştı. Antlaşma Rus gemilerine Karadeniz'de seyir hakkı vermiş, İstanbul'da Rusların kendi himayesinde bulunan bir kilise kurma hakkı tanımıştı. Rusya bunu bütün Osmanlı topraklarında Ortodoks Hristiyanlığı koruma hakkına sahip oldu şeklinde yorumlamıştı. Şunu da söylemek gerekir ki Rusya bu antlaşmayı büyük oranda istismar etmiştir. Sonraki onyıllarda Balkanlar'ın her tarafına ve Yunan adalarına Rus konsolosları tayin edilmiş, konsoloslar da Rus yurttaşlığını bu bölgedekilere cömertçe sunmuştur. Karadeniz'in Rus gemilerine açılmasından sonra, Karadeniz semalarında Rus bayrakları dalgalanmıştır. 1774 barışı daha da fazlasını elde etme gayesini taşıyan Ruslar ve gerek imparatorluğun tarihinde ilk kez Müslüman toprağının yitirilmesini kabullenmekte zorluk çeken Osmanlılar açısından tatmin edici olmamıştı. Önce, Ruslarla Osmanlıların arasında Kırım'da bir vekalet savaşı olmuş, ardından Ruslar Kırım'ı 1779'da ilhak etmiştir. Yönetim bunu 1784'te istemeyerek kabullense de üç yıl sonra Rusya'ya savaş açmış ve yine Rusya'yı Avusturya'nın başta destekleyip sonradan vazgeçtiği savaşı Ruslar kazanmış olup, Karadeniz'in kuzeyinde gücüne güç katmıştır. 18. yüzyılın sonlarına doğru geldiğimizde ise artık Karadeniz bir Osmanlı gölü olmaktan çıkmıştır.
Nisan 2023
